Anasayfa Hakkında Sorularınız Bilgi Merkezi Oyunlar Randevu Al
Anasayfa · Bilgi Merkezi · Sosyal-Duygusal Gelişim
Sosyal-Duygusal Gelişim

Aşırı uyarılabilirlik (Dabrowski): "çok yoğun" çocuk

Etiketteki dikiş canını yakıyor, bir belgeselden sonra üç gün uyuyamıyor, sevinci de öfkesi de odanın tavanına vuruyor. Bu çocuk abartmıyor. Dünyayı gerçekten daha yüksek sesle duyuyor.

9 dk okuma·Dr. Zeka anlatıyor
Merhaba, ben Dr. Zeka. Bugün bana en sık gelen cümlelerden birini masaya yatıracağız: "Çocuğum her şeyi çok fazla yaşıyor, bu normal mi?" Cevabım şu: bu bir bozukluk değil, bir ayar. Ve o ayarın adını koyduğunuz an, evdeki yorgunluğun yarısı azalıyor.

Önce sahneyi kuralım: "çok yoğun" çocuk kime denir?

Bir aile karşıma oturuyor ve şunu anlatıyor. Sabah çorabın dikişi ayağını rahatsız ettiği için okula geç kalınıyor. Öğlen etiket kaşındırdığı için tişört değiştiriliyor. Akşam yemeğinde brokolinin kokusu "odayı doldurduğu" için tabak itiliyor. Yatmadan önce, iki gün önce izlediği bir hayvan belgeselindeki yaralı fok yüzünden ağlanıyor. Ve gece yarısı çocuk odadan çıkıp soruyor: "Anne, ben ölünce ne olacak?"

Aile bunu anlatırken yorgun ama bir yandan da savunmada. Çünkü çevreden duydukları belli: şımarık, nazlı, üstüne fazla düşülmüş, biraz sıkı dursanız geçer. Oysa aynı çocuk, ilgisini çeken bir konuyu altı saat kesintisiz kovalayabiliyor. Aynı çocuk, sınıfta kimsenin fark etmediği bir haksızlığı fark edip mahvoluyor. Aynı çocuk, hayalindeki bir dünyayı size otuz dakika boyunca ayrıntısıyla anlatabiliyor.

Bunların hepsi tek bir tabloya ait. Alanda bu tabloya aşırı uyarılabilirlik deniyor. Kelimenin İngilizcesi "overexcitability" ve aslında Lehçe bir kavramın çevirisi. Türkçeye bazen aşırı duyarlılık, bazen yoğunluk diye de geçiyor. Hepsi aynı şeyi anlatmaya çalışıyor: sinir sisteminin uyaranlara ortalamadan daha güçlü tepki verme eğilimi.

Dabrowski kim ve bu kavramı neden ortaya attı?

Kazimierz Dabrowski (1902-1980) Polonyalı bir psikiyatrist. Onun ilgisini çeken şey, kliniğe gelen yoğun ve zorlanan insanların bir kısmının aslında hasta olmamasıydı. Bu insanlar acı çekiyorlardı, evet, ama bu acı bir çöküşün değil, bir dönüşümün acısına benziyordu. Dabrowski buradan yola çıkarak, gelişimin düz ve pürüzsüz bir çizgi olmadığını savunan bir kuram geliştirdi.

Kuramın adı Pozitif Dezentegrasyon. Temel iddiası ilk duyulduğunda tuhaf gelir: birey daha yüksek bir işlevsellik düzeyinde yeniden bütünleşmeden önce psikolojik olarak "dağılmak" zorundadır. Yani içsel kriz, otantik gelişimin arızası değil, önkoşuludur. Dabrowski gelişimi etkileyen üç faktör tanımlar. Birinci faktör biyolojik dürtüler, ikinci faktör sosyal ve çevresel etkiler, üçüncü faktör ise öz-belirlenim: kişinin kendi otantik değerlerini yönlendiren içsel gücü. Bir insanın kendi değerlerini, ailesinden ve toplumdan aldığı hazır paketin ötesinde inşa edebilmesi bu üçüncü faktöre bağlı.

İşte aşırı uyarılabilirlikler bu kuramın içinde duruyor. Dabrowski için bunlar gelişimin ham maddesi: kişiyi rahatsız eden, uykusunu kaçıran, onu düşünmeye ve sorgulamaya iten sinyal yoğunluğu. Rahatsızlığın kendisi bir hata değil, motorun sesi.

Burada bir sınır çizelim

Aşırı uyarılabilirlik bir tanı kategorisi değildir. Bir hastalık adı, bir bozukluk ya da bir ölçek sonucu değil; gözlemlenmiş bir örüntüye verilen isim. Sharon Lind'in California Association for the Gifted dergisinde 2000 sonbaharında yayımlanan makalesi bu noktayı açıkça belirtiyor: yoğunluk ve duyarlılık üstün zekâlıların birincil özellikleri arasında sayılsa da, bu tespit geniş ampirik araştırmadan çok profesyonel gözleme dayanıyor. Yani bu yazıyı bir teşhis aracı gibi değil, bir sözlük gibi kullanın.

Beş alan: yoğunluk nereye akıyor?

Dabrowski yoğunluğu tek bir kütle olarak görmedi, beş ayrı alana ayırdı. Bu ayrım ebeveyn için çok işe yarar, çünkü çocuğunuz büyük ihtimalle beşinde birden değil, iki veya üçünde belirgin.

AlanEvde nasıl görünürSık yapılan yanlış okuma
PsikomotorBitmeyen enerji, hızlı ve çok konuşma, sandalyede duramama, heyecanlanınca bedenin kontrolden çıkması."Hiperaktif", "yaramaz"
DuyusalEtiket, dikiş, koku, ışık, ses. Ama aynı zamanda bir müzik parçasından ya da bir renkten aldığı olağanüstü haz."Nazlı", "seçici", "mızmız"
EntelektüelDurmayan sorular, analiz etme dürtüsü, tek konuya saplanıp derinine inme, cevapla yetinmeyip cevabın kaynağını sorma."Bilmiş", "laf yetiştiriyor"
İmgeselCanlı hayal gücü, ayrıntılı iç dünyalar, uydurma arkadaşlar, gördüğü şeyi gözünde defalarca oynatma, korkuların çok gerçek olması."Dalgın", "hayalperest", "yalancı"
DuygusalYoğun duygular, çok güçlü bağlanmalar, yüksek empati, adaletsizlik karşısında kişisel yıkım, sevincin de öfkenin de tavan yapması."Aşırı hassas", "abartıyor"

Sağdaki sütuna dikkat edin. Her satırda aynı davranış iki farklı isimle anılıyor. Fark, davranışta değil, bakanın elindeki sözlükte. Bu yüzden çocuğa "abartma" demek, ona sinir sisteminin yalan söylediğini öğretmek anlamına geliyor.

Bir de şu var: bu beş alan sadece zorluk üretmiyor. Entelektüel yoğunluk, çocuğun bir konuda yaşının çok ötesine geçmesinin yakıtı. İmgesel yoğunluk, yaratıcılığın kendisi. Duygusal yoğunluk, o çocuğun büyüdüğünde başkalarının acısını gerçekten görebilecek olmasının sebebi. Fişi çekemezsiniz, çünkü aynı fiş lambayı da yakıyor.

Buraya kadar iki şey netleşti. Bir: bu yoğunluk uydurma değil, adı konmuş bir örüntü. İki: yoğunluk sadece sorun değil, aynı zamanda kaynak. Şimdi en çok yanlış anlaşılan yere geliyorum ve burayı çok önemsiyorum. Çünkü ailelerin ve öğretmenlerin en sık düştüğü tuzak tam olarak burada.

Olgunlaşmamışlık mı, yoğunluk mu?

Bir çocuk yedi yaşında, savaş haberini duydu ve iki gündür yemek yemiyor. Öğretmeni "duygusal olarak biraz geride, yaşıtları böyle şeyleri takmıyor" diyor. Bu cümle, alanda en sık yapılan kavramsal hatalardan biri. Çünkü buradaki şey olgunlaşmamışlık değil, duygusal yoğunluk.

Aradaki fark akademik bir ince ayar değil, müdahalenin yönünü tamamen değiştiren bir ayrım. Olgunlaşmamışlık varsayarsanız yapacağınız şey bellidir: çocuğa yaşına göre davranmasını beklersiniz, "büyüyünce geçer" dersiniz, tepkiyi küçültmeye çalışırsınız. Yoğunluk olduğunu anlarsanız yapacağınız şey tamamen başkadır: duyguyu geçerli sayar, ona düzenleme becerisi öğretirsiniz. Birincisi çocuğa "hissettiğin şey yanlış" der. İkincisi "hissettiğin şey doğru, şimdi onunla ne yapacağımıza bakalım" der.

Bu ayrımın altındaki mekanizma asenkron gelişim. Amerikan Ulusal Üstün Yetenekliler Derneği asenkroniyi bilişsel, duygusal ve fiziksel gelişim arasındaki uyumsuzluk olarak tanımlıyor ve tam da bu örneği veriyor: küçük yaştaki üstün zekâlı bir çocuk ölüm ya da sosyal adalet gibi zor kavramları bilişsel olarak kavrayabilir, ancak bu kavramlarla baş edecek yaşam deneyimine sahip değildir. Yani zihin kapıyı açıyor, içeriden yetişkin boyunda bir gerçek giriyor, ama odada onu karşılayacak olan yedi yaşında bir çocuk.

Bu çerçeveden bakınca çocuğun tepkisi "aşırı" değil, kavradığı şeyle orantılı. Aşırı olan, onu karşılayacak deneyimin henüz olmaması.

Kaygı, varoluşsal sorular ve karanlık taraf

Burada dengeli olmam gerekiyor, çünkü bu konu kolayca abartılıyor. Üstün zekâlı çocuklar akranlarından ille de daha kaygılı değil. Ancak kaygıyı deneyimleme biçimleri kendine özgü özellikleri nedeniyle farklı olabiliyor. Davidson Institute'un kaynakları bu farkı besleyen mekanizmaları sayıyor ve listenin neredeyse tamamı bu yazının konusuyla örtüşüyor: yükseltilmiş duyusal işlemleme çevreye karşı bir hiper-farkındalık yaratıyor; asenkroni ileri zihni geride kalan başa çıkma becerileriyle baş başa bırakıyor; canlı imgelem ve yüksek empati birleşince felaketleştirme örüntülerini besliyor; mükemmeliyetçilik beklenti karşılanmadığında utanç döngüleri kuruyor; yaş akranlarından izole hissetmek sosyal kaygıya katkıda bulunuyor.

Bir de şu var: varoluşsal derinlik. SENG'i 1981'de kuran ve alanda en etkili psikologlar arasında sayılan James T. Webb, Dabrowski'nin kuramını varoluşsal depresyonla ilişkilendirir. Webb'in gözlemi şu: entelektüel olarak ileri bireyler daha yoğun, daha duyarlı ve daha idealisttir; bu yüzden başkalarının gözden kaçırdığı toplumsal değer tutarsızlıklarını fark ederler. Herkesin "hayat böyle" deyip geçtiği yerde durup "ama bu tutarsız" derler. Ve bu fark ediş, kendiliğinden bir varoluşsal sıkıntıya dönüşebilir.

Yalnızlık boyutu da işin içinde. Jensen'ın "tolerans bölgesi" kavramına göre anlamlı ilişkiler tipik olarak yaklaşık 20 IQ puanı içinde bir uyum gerektiriyor. Bu, sınıfta neden bazı çocukların otuz kişi arasında kendini yalnız hissettiğine dair bir ipucu veriyor. Yoğun bir çocuk, kendi yoğunluğunu paylaşacak birini bulamadığında yoğunluğu kapatmayı öğrenmeye çalışıyor. Bu da işe yaramıyor, çünkü bu özellikler doğuştan geliyor ve "öğrenilmemesi" mümkün değil.

Yoğunluk her şeyin açıklaması değildir

Bu çerçevenin en büyük riski, her davranışın altına yapıştırılabilen bir etikete dönüşmesi. "Sürekli hareket ediyor, demek ki psikomotor OE" demek, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu gözden kaçırmanın konforlu bir yolu olabilir. "Sese dayanamıyor, duyusal OE'dir" demek, bir duyusal işlemleme farklılığını görünmez kılabilir. Bu iki tablo aynı çocukta birlikte de bulunabilir. Uyku bozulmuşsa, okuldan kaçınma başlamışsa, tepkiler günlük hayatı durduruyorsa ya da çocuk kendine zarar veren cümleler kuruyorsa, bunu makale okuyarak değil, bir uzmanla oturarak ele almak gerekir.

Ebeveyn için pratik adımlar

  1. Önce adını koyun, çocuğa da söyleyin. Yaşa uygun bir cümle yeterli: "Senin sistemin sesleri ve kokuları çoğu insandan daha kuvvetli alıyor. Bu bir arıza değil, bir ayar." Adı konmuş bir yoğunluk, adı konmamış bir yoğunluktan çok daha az korkutucudur. Çocuk aksi hâlde kendi açıklamasını üretir ve ürettiği açıklama genelde şudur: "Benim bir sorunum var."
  2. Duyguyu geçerli sayın, davranışı ayrı ele alın. Bu ikisi aynı şey değil. "Bu haber seni gerçekten sarsmış, anlıyorum" demek, kardeşine bağırmayı onaylamak değildir. Önce duygunun geçerliliğini teslim edin, sonra davranışın sınırını konuşun. Sırayı ters çevirirseniz çocuk sadece savunmaya geçer.
  3. Yoğunluğa yatak açın. Psikomotor yoğunluk enerjinin akacağı bir yatak ister: spor, dans, tırmanma, koşu, hatta ödev arasına serpiştirilmiş kısa hareket molaları. Entelektüel yoğunluk derinleşecek bir konu ister. İmgesel yoğunluk üretecek bir zemin ister. Bastırılan yoğunluk kaybolmuyor, sadece daha kötü bir yerden çıkıyor.
  4. Kaygı anında birlikte topraklanın. Davidson kaynaklarının ebeveynlere önerdiği yaklaşım şu başlıklarda toplanıyor: kaygıyı açık konuşmayla normalleştirmek, kaygı anında topraklama teknikleri kullanmak ve çocuğun sinir sistemini birlikte düzenlemek için sakin bir varlık sürdürmek. Bu sonuncusu en zoru: çocuk fırtınadayken sizin sakinliğiniz bir teknik değil, bir çıpa.
  5. Temeli ihmal etmeyin. Yeterli uyku, hareket ve beslenme bu tabloda süs değil, altyapı. Yoğun bir sinir sistemi yorgunken çok daha az taşıyabiliyor. Ekranın da bu denklemde payı var; ayrı bir başlık olarak ekran süresi yazısında konuşuyoruz.
  6. Zihinsel akran bulun. İzolasyonu azaltmak için topluluk bağları öneriliyor ve buradaki anahtar kelime "yaş akranı" değil, benzer yoğunluktaki akran. Bir çocuğun kendi cümlesini anlayan tek bir arkadaşı olması, otuz kişilik bir sınıfta görünmez olmasından çok daha koruyucu.
  7. Kendi tepkinizi izleyin. Yoğun bir çocuğun ebeveyni olmak yorucudur ve bu yorgunluk zamanla sesinize sızar. Çocuk sizin sesinizden kendi hakkındaki hükmü çıkarır. "Yine mi" ile "gel bakalım" arasındaki fark, çocuğun on yıl sonra kendisi hakkında kuracağı cümleyi belirler.

Tek cümlelik özet

Amaç sesi kısmak değil, ses düzeyi yüksek bir cihaza uygun bir oda kurmak. Yoğunluk gitmez, gitmesi de gerekmez; taşınabilir hâle gelir.

Şunu lütfen unutmayın: bu yazıdaki hiçbir cümle tanı değildir, tanı yerine de geçmez. Ben size bir sözlük veriyorum, bir rapor değil. Çocuğunuzun tablosu gündelik hayatı zorlamaya başladıysa, sözlük yetmez.

Son söz: kısmak değil, taşımayı öğretmek

Ailelerin bu konuda en sık istediği şey, çocuğun "biraz sakinleşmesi". Anlaşılır bir istek. Ama Dabrowski'nin bize hatırlattığı şey rahatsız edici bir doğru içeriyor: bu çocuğu zorlayan yoğunlukla, onu ileri taşıyacak yoğunluk aynı yoğunluk. Belgeseldeki fok yüzünden ağlayan çocuk ile bir gün gerçekten birilerinin acısını görecek olan yetişkin, aynı sinir sistemini paylaşıyor. Adaletsizliği fark edip mahvolan çocuk ile ileride bir şeyi değiştirmeye kalkacak olan insan, aynı kişi.

Bu, evdeki zorluğu küçültmüyor. Sadece hedefi değiştiriyor. Hedef, çocuğu daha az hisseden birine dönüştürmek değil; çok hisseden birinin bu dünyada nasıl ayakta kalacağını öğrenmesine eşlik etmek. Bunun için gereken şey bir teknik listesinden önce şudur: çocuğun, evde hissettiği şeyin ciddiye alındığını bilmesi. Ciddiye alınan yoğunluk düzenlenebilir. Ayıplanan yoğunluk sadece saklanır ve saklanan hiçbir şey büyümez.

Ben Dr. Zeka ve size şunu söyleyeyim: benim de sesim bazı günler herkesinkinden yüksek çıkıyor. En iyi fikirlerimi tam da o günlerde buldum. Çocuğunuzun gelişimini bilimsel bir çerçevede değerlendirmek ya da bu yoğunluğu ayrıntılı konuşmak isterseniz, aile görüşmesi için randevu alabilirsiniz.

Hüsnü Duran Enderun